I – Bir Salağa Aşık Olmak

    Her şey başladığında, kapı arkalarına asılan saatli maarif takvimleri 1995 yılının Ekim ayını gösteriyordu. O zamanlar daha Internet tüm dünyayı beşeri bir din gibi etkisi altına almamıştı ve biraz da bu nedenle Microsoft hisseleri NYSE’de kabul görmeyen kağıtlardandı, cep telefonunu ise daha yalnızca borsacılar kullanıyordu. Buna rağmen herkes 2000 yılında oraya buraya ışınlanacağını düşünerek seviniyordu! Yani o kadar zor zamanlardı!  

Sense kara kuru, siyah saçlı, orta boylu ve yüzündeki masumiyetin üzerine koyu bir “entelektüellik” cilası atan yuvarlak gözlükleri olan, 14 yaşlarında bir çocuksun daha o günlerde. Adın mı?! Adın Oktay…  

İstanbul’da küçük bir çocuk olmak zaten başlı başına büyük bir problemdir. Çirkin insanların aşık olmaya hakkı yoktur çünkü bu şehirde! Hele de hem çirkin, hem de kendini zeki sanan ufak bir çocuksan, yapmaman gereken belki de tek şey salak bir kıza aşık olmaktır!

         14 yaşındaki bir  erkek çocuğunun, aşık olacak kız seçme konusunda öyle zannedildiği kadar da çok seçeneği yoktur. Ya oturduğu mahalleden bir komşunun kızına aşık olabilir ya da okuduğu okuldaki sınıf arkadaşlarından birine. Senin de sınıf arkadaşın olan Buse’ye aşık olman bu nedenle olabilecek en normal şeylerden biriydi.

         Buse, etraftaki tüm diğer kızlar gibi, kendisini güzel sanan ama hem çirkin hem de salak bir kız! Hani, gururlu delikanlılar erişemedikleri ciğere mundar diyen kediler gibi, öyle olmadığını bile bile salak diyerek aşağılamaya çalışırlar ya kızları, böyle bir durum değil Buse’nin salaklığı; gerçek manâda bir salaklık!

         Ve galiba en önemlisi sen, kumral, yeşil gözlü bir kız olan Buse denen salağa aşık olduğunda, anne ve babanın şiddetli geçimsizlik sonucu boşanmalarının üzerinden daha yalnızca bir ay geçmişti.

         Alkolik ve psikonevrotik karakter yapısına sahip baban, evdeki herkesi canından bezdirmiş, defalarca denemesine rağmen alkolden bir türlü uzaklaşamamıştı. Sürekli saldırgan tutumları olan bu adam, alkol almadığı zaman kanatsız bir melekti, ama evdeki hiç kimse artık onun en son ne zaman ayık olduğunu hatırlayamıyordu. İçtiği zamanlarda ise alkol – vücudunda nasıl bir kimyasal değişim yaratıyorsa artık –  durmadan küfürler ediyor, küfür etmeyi bırakırsa da evdekilere saldırıyordu. Annen, son 4 yıldır iyice çığrından çıkan kocasına artık çocukları için bile katlanamayacağına karar vererek seni ve küçük kız kardeşin Filiz’i alarak, kocasını boşamış ve ayrı bir ev tutarak bu dehşete son vermişti. Ya da o günlerde o öyle zannediyordu!

         Senin tam böyle bir karmaşa ve dehşet dakikalarında Buse’ye aşık olman hiçbir klinikpsikologu şaşırtmazdı! Bir çocuk, hele de ergenliğin daha ilk günlerinde, aile içinde şiddete maruz kalmışsa, mutlaka evden uzaklaşacak bir şeyler bulur. Evden fiziksel olarak kaçmaya güçleri yetmeyen bu yeni yetme çocuklar, ruhlarını evden kaçırarak yaşadıkları acıyı azaltmayı seçerler. Sen de aynen böyle yapmıştın. Buse’ye aşık olmanın tek nedeni, evdeki bu karmaşadan birazcık olsun uzaklaşma çabasıydı. Tabi buna aşk denirse!

14 yaşındaki bir çocuk saftır ve daha çirkin emellerine ulaşmak için aşk paravanının arkasına saklanamayacak kadar küçüktür. Aşk, evde bulunamayan mutluluğu, ele fincan alarak dışarıda arama çabasıdır o yaşlarda! “Bizde mutluluk kalmamış, varsa annem bir fincan kadar yollasınlar dedi.” gibi diyaloglar, artık normal karşılanır olmuştu çünkü İstanbul’da.   

        

İlk doğduğun günden beri “zeki” olarak bilinen bir çocuktun sen, daha üç yaşındayken sana yapılan zeka testinde başarılı bir sonuç almış, ardından beş yaşındayken okuma yazmayı okula gitmeden öğrenmiştin, ve o günlerde 14 yaşlarında olmana rağmen iki yabancı dili zehir gibi biliyor, yavaştan roman okumayı bırakarak felsefe ve psikolojinin dipsiz mağaralarında ilerliyordun…

Tüm diğer yaşıtların gibi futbol oynamak ya da maç seyretmek gibi şeylerden asla hoşlanmıyor, yalnızca okumaktan zevk alıyordun; bu nedenle de kendinin özel olduğuna inanıyordun! Zekânı o kadar övüyor, zekâna o kadar güveniyordun ki, Buse olayının seni esir aldığı o günlere kadar aynaya her baktığında gözlerine çarpan çirkinliğini bile hiç umursamıyordun. Kendini bu kadar zeki sanmana rağmen, her nedense, artık okuldaki hiçbir dersinde başarılı olamıyor, “Ben çok zekiyim!” diye durmadan böbürlenmene rağmen, uygulanan IQ testlerinde normalin yalnızca birkaç puan üzerinde bir başarı gösterebiliyordun. Zeki olmadığını kabullenmek senin için o kadar zordu ki, IQ testinin hatalı olduğunu iddia edebicek kadar ileri gidebiliyordun.

* * *

   O günlerde, sınıfın en arka sırasında oturuyorsun, önündeki sırada da iki kız var. Kızlardan biri, gerçekten göz alıcı bir güzelliğe sahip, Dilek adlı, sevecen bir kız. Yanında oturan kız ise, kumral, yeşil gözlü, sessiz sakin bir kız olan Buse. Yani  sürekli beraber dolaşan bu iki kızdan hangisi daha güzel diye sorulsa, “Buse!” yanıtını verecek tek bir erkek bile bulunamaz koca İstanbul’da. Dilek, hem sevecen, hem güzel, hem de sürekli gülümseyen çok tatlı bir kız; Buse ise, tam aksine, zaten bir şeye benzemeyen yüzünü sürekli somurtarak daha da beter hale getiren bir gudubet. Hiç konuşmaz, konuştuğu zaman da ancak sorulan soruya kısa yanıtlar verir.

         Bir ay kadar önce, okula sinirle ve büyük bir moral bozukluğu ile gittiğin bir gün, suratının asık olduğunu gören Dilek, teneffüste arkasına dönerek, ne olduğunu sormuş ve böylece sınıfta senin anne ve babanın boşandığını ilk olarak ön sıradaki bu iki kız öğrenmişti. Buse, bu duruma oldukça üzülmüş, ama her zaman ki sessizliğini o sırada da bozmamıştı. İçten içe acımıştı sana, ne kadar kötü bir şeydi bir insanın anne ve babasının boşanması, ne kadar da ayıptı! Allah göstermesindi!

         Ama Buse ilk günlerde sana bu kadar acımasına rağmen ilerleyen günlerde seninle – nedense –  daha fazla konuşur oldu ve senin ilk günlerde aklının ucundan bile geçmeyen şeyler bir anda seni esir alıp gecelerce falakaya yatırmaya başladı.

Aşık mı oluyorsun yoksa? Bunu kabullenmek istemesen de okula gitmek bile istemeyen sen, her sabah okula can atarak gidiyorsun artık. Buse ile konuşmak için hiçbir fırsatı kaçırmıyor, onu güldürmek için yapmadığın şaklabanlık bırakmıyorsun. Çünkü, Buse’nin gülmesini istiyorsun, kendin hiç gülemediğinden olsa gerek, onu güldürmek istiyorsun. Böylece kısa zamanda kendini Buse’ye tümüyle kaptırıyorsun.

Güzel değil bu kız, bunun sen de farkındasın ancak bu kızda seni durmadan çeken bir şeyler  var. Newton ne derdi bu duruma? Kütle çekim kanunu muydu seni bu kadar perişan eden, yoksa süper gravitasyon mu? Bunu hiç kimse bilemezdi! Öyleyse, canı cehenneme insan hayatındaki en önemli çekimi açıklayamayan fiziğin de, kuantumun da, gravitasyonun da!

         Buse, senin ona duyduğun o büyük aşktan henüz haberdar değil ama aranızdaki sıcaklık, ne kadar gizlemeye çabalasa da, onu da oldukça etkiliyor.Annesine sürekli bahsediyor, ama “arkadaş” olduğunuzun altını durmadan yeşil fosforlu kalemlerle çiziyor. Bunun böyle olmadığını bile bile, kendisine ve etraftaki herkese durmadan “arkadaşız” diyor. Ama her sabah, okula gelmeden önce baktığı aynaya bile daha farklı bakar oldu artık. Ona soracak olursan, kesinlikle sana acıyor, yakışıklı değilsin, bu yüzden sana aşık olması söz konusu bile olamaz. Hem yakışıklı bile olsan anne ve babası boşanmış bir çocuksun; yani hayatta olmaz!  Dilek ona ne zaman bu konuda şaka yapmaya kalksa, hemen sinirleniyor ve suratını asıp kaşlarını çatarak, “arkadaş” olduğunuzu söylüyor.

         Sonbaharın tüm haşmetiyle İstanbul’un üzerine çöktüğü ve tüm romantizmi kamçıladığı Kasım’ın ilk günlerinde ise, sen, artık iyice kaptırıyorsun kendini Buse’ye.

Buse, hiçbir şeyden anlamıyor, ama seninle büyük bir şefkatle ilgileniyor. Ne determinist ilkeler, ne pozitivizm, ne Kant ne de Decartes ilgisini çekiyor. Senin – Almanca orjinalinden –  okuduğun ilk andan itibaren hayran olduğun Genel Rölativite’nin mucidi Einstein’ı da, ikiyüzelli gramlık Almanca’sıyla olsa olsa “Bir kaya ” sanıyor.

Üstüne üstlük, güzel bir kız da değil, kendine itiraf etmekten hiç hoşlanmansan da bunu çok iyi biliyorsun. Ama artık işler iyice kontrolünden çıktı. Kör kütük, daha doğrusu tümüyle kütük bir halde aşık oldun ve bu aşkın itiraf edilmesi gerekiyor, ama gel gör ki bunu nasıl yapabileceğini gerçekten bilmiyorsun.

Ne Decartes bahis açmış Felsefenin İlkeleri’nde çıkma teklifinin nasıl edileceğinden, ne de Marx hesaba katmış bunu Das Kapital’i yazarken! Ne Aristo’nun aklına gelmiş bunu açıklamak, ne Sokrates’ın, ne de Hegel’in! Hiçbir filozof yazmıyorsa eğer bir insan hayatında bu kadar önemli olan bir konuyu, canı cehenneme öyleyse felsefenin de, felsefenin küçük kızı psikolojinin de!

* * *

         İşte tam o günlerde, bir fen dersi, öğretmen elindeki bir tomar yazılı kağıdını okuyabilmek için, sınıfı serbest bırakıyor ve herkes bu fırsattan istifade konuşmaya dalıyor. Sınıfın içersindeki boş ders uğultusu kulakları deşiyor… Dilek ve Buse de, arka sıraya doğru dönmüş, seninle konuşuyorlar. Nasıl oluyor, nerden açılıyor konu, hiçkimse anlayamıyor ama konuştuğunuz konu bir anda “aşk” haline geliyor. Sen, Buse’nin bu konudaki fikrini onun ağzından duymak istiyorsun ve hemen bir anda verilmiş bir kararla sorununu anlatmaya başlıyorsun.

         “Ben, galiba bir kıza aşık oldum kızlar. Bana biraz yardım edin…”

         “İyi işte ne güzel,” diyerek hınzırca gülüyor Dilek, kinayeli bir şekilde yüzü hafiften kızarmaya başlayan Buse’ye utandırıcı bir bakış atıyor, ardından kinayeli gülümsemesini yüzüne tümüyle yayarak yeniden sana dönüyor. 

“Peki biz tanıyor muyuz?” diye soruyor.

         “Boşver tanıyıp tanımadığını…” diyerek, kimden bah-settiğini iyice belli ediyorsun, ve biraz daha heyecanlanarak “Ama çok ciddi bir sorun var…” diyorsun.

          “Nedir?” diye soruyor Buse, merakla karışık bir korkuyla. Kalbi yerinden çıkacak sanki, o kadar heyecanlanmış o kadar korkmuş ki, ama konu açıldı bir kere ve geri dönüş yok gibi gözüküyor…

         “Kıza deliler gibi aşığım, inanın bir an bile aklımdan çıkmıyor, yani nasıl olduğunu da anlamış değilim, bir anda  kendimi aşkın içinde buluverdim işte,” diye geveliyorsun lafı ağzında, aslında Buse’den çok daha fazla heyecanlandığını saklama gereği duymadan, ve sonunda dilinin altında ıpıslak olmuş baklayı çıkartmak bir kenara adeta suratlarına tükürüyorsun kızların, “ama kız benim en yakın arkadaşlarımdan biri…”

         Buse’nin başından aşağıya kaynar sular dökülüyor o anda. Neler oluyor? Aman Allah’ım! Yoksa?! Yoksa?! Tabi ya! Utançtan yerin dibine girmiş gibi hissediyor kendisini, Dilek, yüzündeki gülümsemeyi aşağılık bir göndermeye çevirip Buse’ye bir kez daha bakıyor. Kikirdememek için zor durdukları her hallerinden belli olan bu iki kız, – nasıl yapıyorlarsa artık –  çarçabuk toparlanıyor. Ama Buse, yüzündeki kızarıklığın senin tarafından görülmesinden korkarak, kafasını öne eğiyor ve korkarak dinlemeye devam ediyor. Senin o yüz kızarıklığını, simültane olarak tercüme ederek onun duygularını anladığının farkına varamıyor tabi, çünkü gerçekten salak.  

         “Şimdi, sorun şu:” diyorsun biraz daha rahatlamış olduğunu belli eden bir ses tonuyla, “Ben bu kıza çıkma teklif edersem arkadaşlığımızın bitmesinden korkuyorum. Sizce ne yapmalıyım, kıza çıkma teklif edeyim mi yoksa etmeyeyim mi? İki haftadır bunu düşünüyorum!”

          “Bence etmelisin,” diyerek yanıtlıyor Dilek hiç zaman kaybetmeden, nasıl olsa bahsi geçen kızın kendisi olmadığından emin, “eğer gerçek arkadaşınsa zaten seni anlayışla karşılar…”

         Buse ise, o  kızın kendisi olduğundan öylesine emin ki, kendisinden bir cevap bekleyen senin yüzüne dönse de gözlerine bakmamak için olabildiğince özen gösteriyor.

“Bence de etmelisin!” diyor bir anda titreyen bir sesle ve neredeyse emir kipiyle. “Eminim sana ‘Evet!’ diyecektir. Ama sakın herkesin içinde söyleme bunu, o zaman kabul edeceği varsa da etmez. Kızı yalnız başına yakaladığın zaman sor. Daha iyi olur bence…”

         Buse’nin – sanki daha önce hayatında 500 tane kıza çıkma teklif etmiş, ve ardından “Tüm Yönleriyle Bir Kıza Çıkma Teklif Etmenin Psikodinamik Darboğazları ve Bir Yöntem Önerisi” konulu doktora tezini tamamlamış gibi – kendisinden emin kurduğu bu cümleler, seni mutluluktan deliye çeviriyor.

         Yaşadığın mutluluğu tarif etmek gerçekten mümkün değil. Resmen sevdiğin kızın ağzından öğreniyorsun, nasıl çıkma teklif etmen gerektiğini. Bu iş bu kadar kolaydı da sen niye gecelerdir yatağında bunu nasıl yapacağını düşünerek kahroluyordun?! Ama, senin keyifle gülümseyen yüzünü gören Dilek, başını “Oldu bu iş!” diye sallayıp, sana daha fazla güven verse de, Buse’nin yüzünde halâ zoraki bir tebessüm var. Sanki konu bir an önce kapansın ve bir daha asla açılmasın istiyor…

“Tamam Buse,” diyorsun hızla, “senin dediğin gibi yapacağım!” Bu sırada çalan teneffüs zili Buse’nin imdadına yetişiyor ve sınıf dağılıyor.

* * *

Hızla kızlar tuvaletine giren Buse ve Dilek, neşeli bir şekilde kikirdeşmeye başlıyorlar.

“Ne yaptın sen ya?” diye soruyor Dilek muzip bir kikirdemenin ardından, “Kabul etçek misin Oktay’ın çıkma teklifini?”

Sırıtarak, saçlarını tararken, “Belki benden bahset-miyor, nerden biliyorsun?” diye sorarak yanıt veriyor Buse, sorunun saçma olduğunu bile bile soruyor bunu.

“Güldürme beni.” diyor Dilek kaşlarını çatarak, “Oktay’ın senden başka arkadaşı mı var?” ve “İyi çocuk aslında, bence kabul et!” diyerek Buse’ye biraz daha cesaret veriyor.

“Büyük ihtimalle kabul edicem…” diyor Buse, ve yüzüne bir anda yaşından oldukça büyük bir hüzün çöküyor, “Galiba ben de ona aşığım, ama elalem ne der?”

“Ne derlerse desinler, sen aşıksan, kabul et!” diyor Dilek, nasıl olsa bir çıkma teklifini kabul etmesi gereken kişi kendisi değil, ateş düştüğü yeri yakıyor ve o sadece uzaktan izliyor Buse’nin her yanını 3. dereceden yakan kararsız durumunu. Ama Dilek, Buse’nin de sana aşık olduğunu biliyor, son 2 haftadır Buse’yle neredeyse senden başka hiçbir şey konuşmuyorlar. “Oktay şunu dedi, Oktay şöyle yaptı, Oktay şöyle baktı!” vb. gerçek zamanlı raporlar veriyorlar durmadan birbirlerine.     

Tuvaletten çıkmadan önce, daha da alaycı bir şekilde gülerek, “Bişey sorucam, Buse. “ diyor Dilek, “Sen daha önce hiç çıkma teklifi aldın mı?”

“Elbette hayır!” diye yanıtlıyor Buse üzgün bir sesle, “Daha kimsenin etmediğini biliyorsun!”

Tuvaletin kapısında, Buse’nin kulağına doğru eğilip, “O zaman hangi akla hizmet, çıkma teklifi nasıl edilir diye ders veriyorsun çocuğa?” diye soruyor Dilek. Buse de, kikirdeyerek, “Ne biliyim ya?!” diye cevap veriyor ve her ikisi de gülüşerek sınıfa doğru yöneliyorlar.

* * *

Okuldan çıkar çıkmaz büyük bir sevinçle eve gidiyorsun, çantanı ve ceketini fırlatıp atıyor ve  yatağına uzanıp düşünmeye başlıyorsun!

“ ‘Kabul eder!’ dedi ya, resmen ‘Kabul eder!’ dedi!”

Olaya kesin gözüyle bakmaya başlayıp, hemen ertesi gün Buse’yi kenara çekerek konuşmaya karar veriyorsun. Geceyi, uzun uzun plan yaparak geçiriyorsun. Öyle ya artık çıkıyorsunuz! Sadece formalite icabı bir çıkma teklifi gerekiyor. Onu da edersin canım, ne olacak ki?! Bildiğin caféleri düşünüyorsun, ilk çıkmanızda hangisine gideceksiniz? İlk çıktığınız gün ne giyeceksin? Peki ileride ne olacak?! Belki de evlenirsiniz!

Geceyi çok büyük bir heyecan içerisinde gözünü bile kırpmadan geçiriyorsun. Ama ertesi gün ve ondan sonraki gün ne yaptıysan da bir türlü Buse’yi yalnız yakalamayı başaramıyorsun. Bu iki gün boyunca sürekli ağzını arayan Dilek’e, bahsettiğin kızın Buse olduğuna dair diğer tüm ipuçlarını da veriyorsun. Dilek’le konuştuğun her şeyin Buse tarafından aynen duyulacağını çok iyi bildiğin için, bir çok konuda Dilek ile konuşuyorsun. Devamlı, “Yanıyorum, bitiyorum!” edebiyatı yaparak, bunların Buse tarafından duyulmasını sağlıyorsun.

O fen dersindeki konuşmanın üzerinden üç koca gün geçiyor. Nasıl geçmiş olduğu meçhul upuzun üç gün boyunca sen Buse’ye son bir aydır olduğundan çok daha fazla aşık olduğunu hissetmeye başlıyorsun. Ve sonunda dayanamayarak, Dilek’in her şeyi bildiğini de hesaba katıyor ve sürekli beraber dolaştıkları için, Dilek’ten izin alıp Buse’yi kenara çekerek ona zaden formalite icabı edilmesi gereken çıkma teklifini ederek yaşadığın heyecandan kurtulmaya karar veriyorsun. Çünkü günlerden Cuma ve bugün de söylemezsen iş Pazartesi’ye kalacak!

“Ne olacaksa olsun artık!” diye düşünüyorsun, “Ne olacaksa olsun artık!”

         Bu düşünceler içerisinde kıvranarak, büyük bir heyecanla sınıfın kapısının önünde dikilmiş, Buse’yi bekliyorsun. Kalorifer peteğine yaslanmış, hızla boşalmaya başlayan uzun koridoru sağlı sollu kontrol ediyorsun. Zaten üç gündür bunu nasıl yapacağını hesaplıyor olmasına rağmen, vucudunu ele geçiren heyecana bir türlü engel olamıyor, ayaklarının tir tir titrediğini hissediyor ve heyecanını saklamak için elinden gelen her şeyi yapıyorsun. Oysa evde ayna karşısında defalarca prova da yapmıştın!

“Hay aksi!” diye mırıldanıyorsun. “Hay aksi!”

Uzun koridorun başında Buse ve Dilek’in sana doğru geldiklerini gördüğünde heyecanın, aklını başından alacak kadar artıyor. Damarlarına adrenalin hücum ediyor, bileklerini kessen bembeyaz adrenalin fışkıracak… Kocaman ve karanlık koridor neredeyse bomboş.

Kızlar yanından geçerken, sesindeki titremeyi saklayarak, “Biraz konuşabilir miyiz Buse?” diye soruyorsun. Her şeyi anladığını belli eden hınzır bir bakışla sana bakan Dilek’i “Bize biraz izin verir misin?” diyerek uzaklaştırdıktan sonra, meraklı gözlerle senden bir şeyler söylemeni bekleyen Buse’nin gözlerinin içine bakıyorsun.

         “Buse,” diyorsun, heyecandan ölecek gibisin, onunla ilk kez baş başa konuşuyorsun ve Buse, karşısında giderek daha da güzelleşen bir peri kızı gibi duruyor, “hani sana birkaç gün önce bahsettiğim bir kız vardı ya, hani şu aşık olduğum kız…”

         “Eeee…” diyerek, anlamadığını belli etmeye çalışan Buse, büyük bir korkuyla, konunun tahmin ettiği yere gelmemesi için halâ içinden bildiği tüm duaları tekrar ediyor. “En Hızlı Hatim İndirme Yarışması” yapılsa, Buse şu kısacık dakikalarda gösterdiği üstün performans ile ülkemizi uluslararası platformda rahatlıkla temsil edebilir. Sanki sen onun kafasına bir silah dayamışsın da Buse son duasını ediyor. Ama ettiği duada samimi olmadığından mı yoksa olmayacak duaya “Amin” deyişinden midir bilinmez, duaları kabul olmuyor!

         “O kız sensin…” diyorsun aniden. Bunu nasıl söylediğine kendin bile inanamıyorsun. Bunu söylemişken artık gerisini de getirmen gerektiğini düşünüyor ve aynı hızla soruveriyorsun o can alıcı soruyu:

         “Benimle çıkar mısın?”

         Buse, büyük bir hayal kırıklığı ile dudaklarını büküyor ve şaşırmış gibi yapmayı da ihmal etmeyerek gözbebebeklerini büyütüp kaşlarını yukarı kaldırıyor! Hani canlı yayında piyangodan para kazanan talihlilerin o andaki görüntülerini çekerler ya, tıpkı öyle bir yüz ifadesi var. Günlerdir bildiği şeye bu kadar güzel şaşırmayı nasıl başardığı ise apayrı bir doktora tezinin konusudur, şaşırıyor Buse ve hızla;  

“Ama,” diyor “biz arkadaşız!”

         Hüznün gözlerine sığmıyor, delirecek gibi oluyorsun, sen de zaten en başından beri bu salak cevaptan korkuyordun. Ama, hani “Kabul eder!” demişti Buse, hani, hani, hani?! Bu korkunç bir şaka olmalı! Peki kamera nerde?! Panikle sağına soluna bakıyorsun; kimse yok! Ama Buse her zamankinden çok daha ciddi gözüküyor ve bir an önce oradan uzaklaşmak istermiş gibi davranıyor.

“Sadece arkadaş mı?” diye soruyorsun birdenbire Buse’nin az önce şaşırdığından en az bin kat daha fazla şaşırarak. Zaman hızla akıyor ve derse girmeniz gerektiğini de hatırlayarak iyice panik yapıyorsun.

         Buse, suratını biraz daha bozup, “Evet,” diyerek yanıtlıyor, “Ama lütfen bu durumun arkadaşlığımızı bozmasına izin verme!”

         Tüm dünya başına yıkılıyor, o kadar üzgün, o kadar kötü hissediyorsun ki kendini, “Peki.” diyerek Buse’nin sınıfa girişini sessiz bir şekilde izliyor, ardından sınıfa girmek yerine, hızla koşarak alt katta bulunan tuvalete gidiyorsun. Hızla yüzüne bir avuç suyu vuruyorsun, ağladığını kabul etmek istemiyor gibi bir halin var, ama yine de gözlerinden süzülen yaşlar, birkaç dakika içinde kıpkırmızı yapmayı başarıyor gözlerini. Yavaş adımlarla, uzun koridorun sonundaki sınıfa doğru ilerlerken aşkın bittiğine mi yoksa daha yeni mi başlıyor olduğuna bir türlü karar veremiyorsun…

Paylaş:
  • Print
  • Digg
  • Sphinn
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Mixx
  • Google Bookmarks
  • Blogplay

Aksam Ebeleri

Yorumlar