II – Aşkın Kanununu Yazsam Yeniden

Bu vahim olaydan sonra, “Arkadaşlığımıza zarar verme!” diyen Buse, sana bir kez olsun selam bile vermiyor. Hemen o dersin ertesinde, sınıfta oturduğu yeri değiştiriyor ve o andan sonra sana bakışlarında hep otoban kenarında ezilmiş bir yavru köpeğe fırlatılan acıma ifadeleri okunuyor. Defalarca onunla yeniden konuşmaya çalışıyorsun, ama Buse yanaşmıyor buna. Konuşsa bile, sanki hiç tanımadığı biriyle konuşurmuş gibi konuşuyor seninle. Peki neler oldu? Niye bozuldu o güzel arkadaşlık? Aşık olmak, ayıp bir şey mi ki?

         Evet, ayıp! Buse de sevmişti seni, ya da en azından etkilenmişti senden, ama gecelerce kulaklarında çınlayan o lanet olasıca soru, aranızdaki her şeyi daha başlamadan bitirmişti : “Elalem ne der?”

         Buse, gecelerce düşündü seni, senin her sözünü düşündü, doğum gününü söylemiştin bir derste hızla konuşurken, Buse sana hiç hissettirmeden defterine yazmıştı bu tarihi… Eve gider gitmez hep seni düşünüyordu, ne doğru düzgün yemek yiyebiliyordu ne de yüzü gülüyordu. Aşık olmuştu o da sana, ama “Elalem ne der?” diye düşünerek içine gömmüştü yaşadığı bu çocukça aşkı.

Gömebileceğini sanıyordu o zamanlar, aşktan kaçılabileceğine, bunun inkar edilebileceğine inanıyordu! Yoksa “kötü kız” derdi ona herkes, hem de çirkin bir çocukla bulaştığı bir aşk oyunu için, hem de anne ve babası boşanmış zavallı bir çocukla çıktığı bu maceralı yolculuk için, “kötü kız” olarak damgalarlardı onu! Bu ne korkunç bir düşünceydi?! Buse, sana tam  söz verdiği gibi “Evet!” diyeceği sırada, bu düşünceler aklına hücum etmeseydi elbette bütün tarih daha farklı yazılacaktı!

         Evet, Buse, o kahrolasıca “Biz arkadaşız!” cevabını verirken ileride olacak hiçbir şeyin farkında değildi! Eğer bu cevabın onlarca hatta yüzlerce kıza fena şekilde ödetileceğini bilseydi, hiç şüphesiz kendisini feda eder ve sana “Evet!” derdi. Ama nereden bilebilirdi ki? Nereden bilebilirdi, karşısındaki insanı paramparça ettiğini, aşk acısıyla paramparça olan bir insanın parçalanmış uranyum atomundan bile daha tehlikeli olabileceğini nereden bilebilirdi? Basit bir çocukluk hevesi sanarak reddettiği derin aşkın, çıldırmış bir dahinin tüm kızları hedef alan tahrip gücü yüksek bir bomba yapmaya karar vermesine yol açacağını nereden bilebilirdi?!

        

         Bu başlamadan biten – ve hatta bitirttirilen hazin -    aşk hikayesinin ardından sen asla eski Oktay olamadın! Çıldırmış gibisin, artık ne yemek yiyor, ne etrafındaki insanlarla konuşuyor ne de ders dinliyorsun. Sınıfa gelip bütün gün aralıksız bir şekilde Buse’ye bakıyor ve hüzünlü gözlerinle  resmen ondan merhamet dileniyorsun. Kabul etmelisin ki: acınacak durumdasın…  

* * *

Tüm bunların üzerinden 6 ay geçtikten sonra, bir gün Buse, senin aylardır tüm öğle tatillerinde kendini hapsederek yalnız başına oturduğun koridorun sonundaki o boş sınıfa geliyor.

         “Biraz konuşalım Oktay!” diyor daha kapıyı açar açmaz… Sesinde sevgi dolu küçük bir kızdan çok, kurallara uymayan bir öğrenciyi azarlayan menopozlu bir müdire kokusu var. Arkanı dönmeden, tanıyorsun bu sesin sahibini, “Konuşalım…” diyerek yanıtıyorsun arkana hiç dönmeden, her zaman ki gibi sınıfın en arkasında, cama bakan sıranın üstüne oturmuşsun, boynun eğik ve arada bir boynunu kaldırıp sıkıntıyla yukarıya bakıyorsun ve ardından yeniden boynunu eğiyorsun; bir idam mahkumu gibisin! Aşk suçundan hüküm giymiş bir idam mahkumu gibi! Ve Buse, güzel bir tekme atmaya hazırlanıyor asıldığın darağacının altındaki iskemleye!

         “Artık,” diyerek konuşmaya başlıyor Buse, sinirli bir sesle, ”defterlerimin sayfaları arasında rengarenk kalemlerle yazılmış şiirler görmek istemiyorum, aynı şekilde sıramın altında kırmızı güller ve saçma sapan notlar da görmek istemiyorum! Tüm ders boyunca bana bakmanı da istemiyo-rum!”

         “Rahatsız olduğunu bilmiyordum…” diyorsun, öyle büyük bir tahribat yaşıyorsun ki, boynunu eğdiğin yerden kaldırıp bir an için Buse’ye bakıyorsun ve bakışlarındaki hüzün o kadar acıtıyor ki Buse’nin canını, bu kez boynunu eğmek zorunda kalan o oluyor.

         “Bak,” diyor Buse, kekeler gibi bir hali var, bu sınıfa girdiğinde taşıdığı sinirli kararlılık, senin yaşadığın büyük acıyı gördüğünde biraz daha şefkate dönmüş gibi gözüküyor, “gerçekten sana saygı duyuyorum, sevgine de saygı duyuyorum, ama olmaz, bırak artık! 6 aydır bıkmadın mı sürekli bana şiirler yazıp görebileceğim yerlere koymaktan, hep dinlediğim radyo istasyonunu nerden öğrendin bilmiyorum ve en sevdiğim şarkıcının en sevdiğim şarkısını çaldırmayı nasıl başardın, hiçbir şey bilmiyorum… Ama olmaz diyorum sana, olmaz! Lütfen unut artık bunu! Eminim başka kızlar olacaktır! Bırak artık benimle uğraşmayı! Unut beni!”

         Sessizce dinledikten sonra, “Beni görmek istemi-yorsan, yaptıklarım rahatsız ediyorsa seni…” diyorsun, gözlerinden yanaklarına doğru sessizce süzülen yaşları gören Buse bile bu acıya katlanamayarak çeviriyor başını, “Gitmemi istiyorsan giderim buradan! Kovuyorsan beni! Giderim! Sen mutlu ol yeter ki!”

         “Evet,” diyor Buse hiç utanmadan, biraz önceki otoriter okul müdiresi sesiyle, “yaptıkların artık çok canımı sıkmaya başladı!”

         Başını sinirle iki yana sallayarak, “Peki!” diye yanıtlıyorsun, “Gideceğim!”

         Ardından hüzünle oturduğun sıradan hızla kalkıp, yavaş adımlarla yürüyerek arkana hiç dönmeden sınıftan çıkıyorsun, hiç duraksamadan müdür muavininin odasına doğru yöneliyorsun, ardından bakakalan Buse, yaptığından daha şimdiden pişman oldu bile. Bir daha hangi erkek onu bu kadar sevecek, hangi erkek durmadan şiirler yazacak onun kareli harita metot defterlerine keçeli kalemlerle? Hoşlanıyordu Buse senin onun için yaptığın her şeyden ve her harekette biraz daha aşık oluyordu sana! Bu yüzdendi az önceki siniri! Kendi aşkını itiraf edip, yaşayamamanın hıncını, senin sevgi dolu gözbebeklerinden çıkartmıştı! Daha o bomboş sınıftan çıkmadan pişmanlığı boğacak gibi oldu Buse’yi! Gözbebekleri ıslandı ve yanaklarına doğru hızla kaydı acı dolu gözyaşları! Ama halâ kulaklarını deşiyordu o iğrenç soru cümlesi: “Elalem ne der?”

Buse sınıftan çıkarken, sınıfın tahtasına kocaman harflerle yazdığın o dörtlüğü görmeseydi, belki yaşadığı şeyin aşk olmadığına kendisini ikna edebilirdi:

“Lanet olası aşk belası 

 Uzak dur benden gönül avcısı

 İstemiyorum, sevmiyorum

 Senin gibi yalancıyı!” 

Bu kesinlikle mümkün değildi! Daha son günlerde dinlediği, dinlediği ilk andan itibaren gidip kasetini aldığı ve artık durmadan dinlediği şarkının nakaratı yazıyordu tahtada ve Buse emindi bunun senin elyazın olduğundan, sınıfta seninle konuşurken bu sözlerin tahtada durduğunu görseydi, belki de asla bu kadar sert davranamazdı sana! Onun bu şarkıyı deliler gibi sevdiğini nereden öğrenmiştin? Bu Buse’nin hayatında hep büyük bir muamma olarak kalacaktı!

         Sense, sınıftan çıktıktan sonra ağlayan gözlerini siliyor, kapıyı çalarak müdür muavininin odasına giriyorsun ve biraz konuşmak istediğini söylüyorsun. Müdür muavini, seni oldukça seviyordu.  Zaten okulda seni sevmeyen öğretmen yok gibiydi, son 6 aydır iyice kötüye gidiyor olduğun doğruydu ama okul idaresinin bile kulağına gitmişti bunun nedeninin Buse’ye duyduğun büyük aşk olduğu.

“Geçer!” diye düşünmüştü hepsi, “Çocukluk aşkı işte! Daha bu okulda tanışıp evlenen olmadı!”

Tüm öğretmenler gibi, müdür muavini de sana çok güveniyordu, birkaç sene sonra bu okuldan mezun olurken büyük ihtimalle yurt çapında bir başarıya imza atacak ve okulu şereflendirecektin. Bundan 6 ay öncesine kadar bu statü için koca okulda senden başka tek bir aday bile yoktu! Ama öğretmenler, son 6 aydır yaşadığın bunalımı anlayışlı karşılıyorlardı, çünkü bir ailenin dağılmasının bir öğrenci üzerinde nasıl etkiler yaratabileceğini hepsi çok iyi biliyordu.

         “Hocam,” diyorsun, ağlamamak için direnerek, “annemi çağırın lütfen, tasdiknamemi alsın okuldan! Ben bir saniye bile durmayacağım artık burada!”

         Ne olduğunu anlamaya çalışan müdür muavini, “Buse mi yoksa?” diye sordu!

Kurşun gibi deldi geçti seni bu lanet soru! “Evet!” diyerek yanıtladın, gözlerinden fışkıran yaşlar müdür muavininin geniş masasını bir fıskiye gibi suluyordu,  “Hocam, ne olur daha fazla şey sormayın, bir anda vermedim bu kararı, iki aydır bırakmayı düşünüyorum okulu, başka bir okula giderim, sizleri seviyorum, sizler de seviyorsunuz beni biliyorum, ama Buse! Kahretsin!”

         Müdür muavini, utanmasa ağlayacaktı bu hali görünce, bir anlık süre boyunca senin son 6 aydır yaşadığın bunalım aklına geldi. Seni artık ne zaman görse, mutsuzdun, sürekli ağlıyor, sürekli boynunu yere eğiyordun. Öğretmenler de bu durumdan dolayı oldukça üzgündüler. Okuldaki herkesin asıl şaşırdığı şey, okulda bunca güzel kız varken, senin gidip Buse’yi seçmiş olmandı. Gönlün ota ya da başka bir maddeye konduğu – henüz bilimsel olarak kanıtlanamamış olmasına rağmen –  sıkça iddia edilen bir hipotezdi ama senin gönlünün bu derece kötü bir maddeye acil iniş yapmış olması herkesi oldukça şaşırtıyordu! Rehber öğretmenin bile arkadaşlarından öğrendiği bu durum karşısında seni odasına çağırarak, “Oğlum, aşıksın anladım! Ama o kız hem güzel değil hem salak! Başka kız mı bulamadın Allah aşkına?” diye sorarak seni vazgeçirmeye çalışmış, ama sen sadece “Biliyorum ne derece salak olduğunu onun!” diyerek yanıtlamıştın bu sitemi.

Müdür muavini, karşısında gitgide eriyen senin kararlılığını görüp, seni daha fazla üzmemek için hemen telefon ederek anneni okula çağırıyor. Bu sırada sen, müdür muavininden sınıftaki arkadaşların ile vedalaşmak için izin istiyorsun ve tasdiknamen hazırlanırken, sınıfa girerek öğretmenden izin alıyorsun, tahtanın önünde büyük bir acıyla bağırmaya başlıyorsun. Bütün sınıf pür dikkat kesilmiş seni dinliyor.

“Arkadaşlar, bugün gidiyorum buradan! Tümüyle gidiyorum! Aranızda gitmemi isteyenler var! Şaka yaptığımı sanıyorsunuz ama çok ciddiyim! Şu anda idarede tasdiknamem hazırlanıyor! Sadece hepinize teşekkür etmek istedim.”

 Bir kez daha, pişmanlıktan neredeyse ağlamak üzere olan Buse’nin yüzüne bakıyorsun, sınıftaki herkesin boynu da aynı anda Buse’ye dönüyor.

“Özellikle de birinize! Beni bu okuldan kovduğu için, ayrıca teşekkür ederim!” diyorsun.

Bütün sınıf lanet okuyan gözlerle Buse’yi süzerken, Buse içine düştüğü pişmanlık denizinde boğulmaya başlıyor bile, “Gitme!” diye haykırmak istiyor ama beceremiyor ve sen son bir kez daha Buse’nin yüzüne bakarak sınıfın kapısını hızla çekip dışarı çıkıyorsun.

Bir ders sonra, müdür muavini dersi bölerek, herkese bir açıklama yapacağını belirtiyor.

“Oktay’ın adı okunmasın artık yoklama listesinde,” diyor, sinirli bir şekilde Buse’ye bakıyor, tüm sınıf aynı anda yeniden Buse’ye doğru çeviriyor lanet okuyan bakışlarını, “Oktay tasdiknamesini alarak okuldan ayrıldı! Umarım aranızda bu yüzden sevinenler olacaktır! Onları da tebrik ederim!”

Arka sıralardan bir ses, “Okul kına masrafını karşılayacak mı hocam?” diye soruyor büyük bir sinirle Buse’ye bakarak!

 “Elbette!” diye yanıt veriyor müdür muavini bu soruya! “Elbette, isteyenler odama gelip kınalarını alabilirler!”  

Ardından, bir kez daha Buse’nin suratına küfür eder gibi bakıyor ve sınıfın kapısını çekerek dışarıya çıkıyor. Bu olayın ardından, daha ilk teneffüs Buse’nin yanında senelerdir oturan Dilek bile oturduğu sıradan kalkıyor, hiçbir şey söylemeden başka bir sıraya geçip oturuyor. O andan sonra uzun süre Buse’ye hiç kimse selam bile vermiyor! Senin son 6 aydır bozulan derslerine rağmen yeni gideceğin okulda rahat etmen için seferber olup, tüm ders notlarını kanaat notları ile en yükseğe çıkaran öğretmenler, o sene yazılı notları oldukça iyi olan Buse’yi kötü kanaat notları vererek el birliği ile bütünlemeye bırakıyor!

Paylaş:
  • Print
  • Digg
  • Sphinn
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Mixx
  • Google Bookmarks
  • Blogplay

Aksam Ebeleri

One Response to “II – Aşkın Kanununu Yazsam Yeniden”

  1. samet Says:

    Abi süper… Emeğine sağlık ilk okul yıllarımı hatırladım…

Yorumlar