III – Kız Psikolojisine Hızlı Giriş

Okuldan ayrıldığın o günden sonra, yeni bir okula kayıt yaptırıyorsun, yeni insanlarla tanışıyorsun, yeni bir hayata başlıyorsun, değişmeyen tek şey Buse’ye duyduğun o büyük aşk! Değiştiği değil ancak geliştiği iddia edilebilir!

Buse’nin seni reddettiği o günlerde, bunun tek nedeninin çirkinliğin olduğunu sanıyordun. Yakışıklı olsaydın elbette Buse sana “ Biz arkadaşız!” demezdi. Böyle bir cevabı bir kız neden verirdi ki?! Bunun başka hiçbir açıklaması olamazdı! Çirkin olduğun için reddedilmiştin işte, hepsi bu! Ama okuldan ayrılmanın üzerinden daha birkaç hafta geçtikten sonra hayattaki en büyük iki öğretmeninden birincisi ile tanıştın. Ve tüm düşüncelerin bir anda alt üst oldu!

         Avare avare gezdiğin sokaklarda büyük bir kitapçıya girmiş, cebindeki az paraya rağmen kitaplara göz atıyorsun. Güzel bir şeyler bulabilirsen kesinlikle alacaksın! Canın gerçekten çok sıkılıyor, Buse olayının başladığı günlerden beri doğru düzgün kitap da okumuyorsun zaten. Raflardaki kitaplara bakarken bir anda turuncu düz kapaklı, senin yaşındaki hiçbir çocuğun dikkatini çekmeyecek bir kitaba gözün takılıyor, kitabın üzerinde “Beş Konferans ve Psikanaliz’e Toplu Bakış” yazıyor, altında da yazarın adı: “Sigmund Freud” Bu yazarı duymuştun ama daha önce hiçbir kitabını okumamıştın, heyecanla kitabın arkasını çeviriyorsun; fiyatı da oldukça ucuz! Kitabın içine bakarak kasaya doğru yöneliyorsun. Kasada duran tecrübeli kitapçı, kocaman göbekli ve sakalları tüm suratını istila etmiş, kocaman kalın camlı bir gözlüğü olan ve 40’lı yaşlarda gösteren bir adam; dışarıdan bakınca dükkanda bulunan tüm kitapları hatim etmiş gibi bir izlenim uyandırıyor insanın üzerinde. Senin elindeki kitabı görünce, “Bunu alacağından emin misin genç adam?” diyerek gülüyor.

         “Evet!” diye yanıtlıyorsun, “Bir sakıncası mı var yoksa?”

         Kitapçı suratındaki gülümsemeyi kahkahaya çeviriyor ve “Hayır canım,” diyor, “ne sakıncası olacak, ama senin gibi bir çocuk için oldukça zorlayıcı bir kitap o!”

         Elinde tuttuğun kitabı artık çok daha fazla merak ediyorsun. Hemen kitabın ücretini ödeyip ve hızla kapıya doğru yöneliyorsun. Parayı kasaya koyarken, sana dönüp alaycı bir şekilde gülümsüyor kitapçı.

         “Anlayamazsan getir, değiştirelim! Paran boşa gitmesin!” diyerek sürdürüyor muzırca gülüşünü.

         Teşekkür ederek dükkandan ayrılıyorsun ve son hızla eve gidiyorsun, eve girer girmez üzerindekileri çıkarıp bir kenara atıyor, yatağına uzanıyor ve elindeki bu incecik kitabı okumaya başlıyorsun.

         Gelecekte en büyük iki öğretmeninden biri olacak olan Freud ile bu şekilde tanışıyorsun ve tüm hayatın birden bire değişiveriyor. Toplam 160 sayfalık bir kitap, kafandaki tüm cevapsız sorulara tatmin edici cevaplar vererek tüm hayatını altüst ediyor. Bu inanılmaz ama gerçek!  İlk okumanın ardından hızla eline bir tükenmez kalem alarak, önemli yerlerin altını çizmeye kalkışıyorsun,ve böylece kitabın %80’inin altını çizmek zorunda kalıyorsun. Peki neydi seni bu kadar etkileyen ve tüm hayatını değiştiren şey?!

*  *  *

         Dedim ya, o kitabı okuyuncaya kadar Buse’nin seni sevmemesinin nedeni olarak sadece kendi çirkinliğini sorumlu tutuyordun ama bu büyük öğretmen, Freud, sana bunun gerçek nedeninin bambaşka bir şey olduğunu tek hamlede göstermeyi başardı.

         Senin çirkin olman değildi Buse’yi senden uzaklaştıran asıl etmen, Freud kızların erkeklere karşı ciddi bir hırs beslediklerini, bunun da erkekler gibi bir penise sahip olamadıkları için yaptıklarını söylüyordu. Çünkü küçük kızlar penis sahibi olmayı daha o zamanlarda bilinçaltlarında “iktidar” sahibi olmakla eşitliyor ve bir penise sahip olmak için çabalı-yorlar ancak bunu başaramayınca bu isteklerini “penisin sahibine sahip olma” hırsına çeviriyorlardı. Buse ezilmişliğinden kurtulmak için, senin gücüne ihtiyaç duyuyordu ve sen acı çektikçe bundan sadistçe bir zevk alıyordu! Bunları okuyuncaya kadar kendini Buse’nin karşısında ezilmiş, güçsüz ve çaresiz hissediyor, Allah vergisi çirkinliğin nedeniyle hayattan artık nefret ediyordun! Ama Freud, bu büyük öğretmen, sana hayatı yeniden sevdirmeyi başardı. Evet, güçlüydün sen hem de kat kat güçlüydün Buse’den! Buse ancak kıskanırdı seni, Buse ve tüm diğer kızlar senden zayıftı! Yalnızca senden de değil üstelik, tüm erkeklerden zayıftı kızlar! Erkekler daha doğar doğmaz fark atmıştı kızlara: Resmen 3-0 galip başlıyorlardı maça!

         “Acaba” diye soruyorsun kendine, “Buse çirkin olduğum için reddetmediyse neden reddetti beni?”

         Uzun uzun bunun üzerinde düşünüyorsun ve sonunda odada kimse olmamasına rağmen, yüksek sesle cevap veriyorsun kendi sorduğun bu soruya!

         “Çünkü salak!”

         Ardından yeniden kendi sessizliğine gömülüyor, geçmişi düşünüyorsun! Buse salaktı, bundan en ufak bir şüphe bile duymuyorsun, peki sadece Buse miydi salak olan yoksa Freud’un söylediği gibi diğer kızlarda mı salaktı? Sınıftaki diğer kızları düşünüyorsun, diğer kızlar da Buse’den daha az salak gibi gelmiyor sana.

 Bu inanılmaz tespitlerden sonra kendisine çok daha zor sorular sormaya başlıyorsun.

Ciddi konularda – mesela kozmoloji ciddi bir konudur – makale yazma becerisi gösterebilmiş kaç kadın kuramcı var?! Düşünüyorsun ama hiç böyle bir kadın tanımadığına karar veriyorsun. Kaç kadın tüm Dünya tarafından kabul edilen bir buluşa imza atmış? Böyle bir kadın da tanımıyorsun. Kaç tane kadın peygamber gelmiş? Çok dikkat çekici bir şekilde gerek semavi gerekse beşeri dinlerde, tarih süreci boyunca bir tane bile kadın peygambere rastlanmamakta, bunu dinler tarihi üzerine bir kitapta okumuştun, bunu hatırlayarak daha da şaşırıyorsun! Kaç kadın filozof var? Ufak yaşına rağmen oldukça fazla filozof tanıyorsun ama bunların arasında bir tane bile kadın yok! Yani numunelik olarak bile yok! Bunlar dehşet şeyler, tüm bunları neden daha önce düşünemediğini düşünerek kendine kızmaya başlıyorsun ve daha da hırslanarak soruları sıralamaya devam ediyorsun!

Bilimsel alanlarda çalışma kabiliyeti gösterebilmiş kaç kadın var ve erkeklere oranı ne? Kaç kadın bir ülkenin kaderini değiştirecek bir devrim gerçekleştirmiş tarihte? Bir an için kendinde kasıt olduğunu sanıyorsun, çünkü böyle bir kadın da yok! Tüm devrimler erkekler tarafından gerçekleştirilmiş! Kaç kadın askeri strateji üretebilecek kadar zeki? Tarihte meşhur olmuş kaç kadın ressam var? Kaç tane kadın klasik müzik sanatçısı var? Kaç tane kadın virtüöz var? Yok! Yok! Yok! Numunelik bile yok!

Delirmek üzere olduğunu hissederek, şaşkınlıktan saçını başını yolmaya başlıyorsun! Kesinlikle bu kadar beceriksiz mi kadınlar? Yoksa sende mi bir kasıt var? Hayır, gerçekten sorduğun soruların cevapları ortada! Bunların hepsini üst üste koyunca kızların ne kadar basit oldukları kolaylıkla ortaya çıkıyor!

Biraz sakinleştikten sonra yeniden gözlerini uzaklara dikiyorsun ve kendine sorular sormaya devam ediyorsun.

         “Peki, salak kız nasıl tavlanır?”

         Bu soru gerçekten çok zor, bu sorunun cevabını bilsen zaten bugün bu halde olmazdın, Buse yüzünden hayatın tümüyle karmaşaya dönüştü ve adım adım intihara doğru ilerliyorsun. Peki sorunun cevabını bilmemek soru sormamayı gerektirir mi? Yoksa cevabını bilmediğin soruları sormak, soruların cevaplarını bulmak için atılması gereken ilk ve en önemli adım mı? Buna tam olarak karar veremediğin bir sırada, bomboş odanın içerisinde, bir kez daha açıyorsun dudaklarını ve yüksek sesle yeniden soruyorsun o soruyu!

         “Salak kız nasıl tavlanır?”

         Bu sorunun cevabı bulunursa, Buse yüzünden çektiğin tüm acı yok olacak, belki bu sorunun cevabı sayesinde Buse’yi bile tavlayabilirsin, ama artık çok geç, bunu yapmak eskisinden de zor, bunu düşünerek bir süre umutsuzluğa kapılıyorsun. Buse’yi tavlamana yaramayacak bir cevap ne işine yarayacak ki? Sonra toparlanıyorsun ve Freud’un söylediklerini yeniden düşünüyorsun, Freud Buse’den bahsetmiyordu ki, tüm kızlardan bahsediyordu! Tüm kızları aynı kefeye koyup öyle tartıyordu! Ama tüm kızlar için iddia ettiği şeyler, Buse’nin üzerine, ölçüsü alınarak dikilmiş bir elbise gibi cuk diye oturuyordu! Öyleyse sen de öyle yapmalısın! Sadece Buse’yi düşünerek sormadın bu soruyu çünkü. Soru “Buse nasıl tavlanır?” değildi, “Salak kız nasıl tavlanır?” dı. Evet gizli özne gene Buse’ydi ama şimdi önünde çok daha zor bir süreç vardı!

Buse’nin seni reddettiği günden beri kızlara karşı içinde durmadan büyüttüğün nefret zaten aklını başından almıştı! Kendi çektiğin acıyı bir kendin bir de Allah biliyordu! Ama artık acı çekmemeliydin! Yalnız kendin de değil, bu basit kızlar yüzünden artık hiçbir erkek acı çekmemeliydi! Bir formül üretmenin vakti gelmişte geçiyordu! Bunları düşünerek defterinden koparttığı bir sayfanın üzerine ciddi ciddi o lanet soru cümlesini yazıyorsun. Sayfada yalnızca büyük harflerle yazılmış bu soru var. Durmadan soruya bakarak cevap arıyorsun.

“Salak kız nasıl tavlanır?”

        

* * *

         Cevabı bulamayacağına karar verdikten sonra, pes etmek yerine, cevabı bulmak için yollar aramaya başlıyorsun. İlk ilhamı Freud’dan aldıysan bu Freud tek bir kitap yazmamıştır büyük olasılıkla! Hatta bu kitabı aldığın rafta bile buna benzeyen birkaç kitap daha vardı, belki de onlar da Freud’un kitaplarıydı. Akşam eve gelen annesini zorlayarak iki haftalık harçlığını peşin olarak almayı başarıyorsun ve ertesi gün kitabı aldığın kitapçıya tekrar gidiyorsun. Seni hatırlayan kitapçı gülümseyerek karşıladı seni.

         “Hoş geldin!” diyor, “Kitabı geri getirdiysen değiştirebiliriz…”

         “Hoşbulduk,” diyerek yanıtlıyorsun onu, “tam tersine, Freud’un başka kitapları varsa onları da almaya geldim!”

         Kitapçı, gerçekten hayatının en garip dakikalarını yaşıyordu herhalde. Ufacık boyuna aldırmadan bu çocuk Freud mu okuyordu?! Buna kesinlikle ihtimal vermedi ve hayretle sana bakmaya başladı.

         “Freud mu okuyorsun yani?” diye soruyor şaşkınlıktan kaşlarını alnına kadar kaldırarak, “Yoksa beni mi kandırıyorsun?”

         “Elbette okuyorum!” diyerek yanıtlıyorsun, kitapçının kalın gözlük camlarının ardından daha da korkunç gözüken şaşkın bakışlarına hiç aldırmadan.

         Kitapçı rafların arkasından bir iskemle çekerek sana doğru uzatıyor ve gülümseyerek “Öyleyse otur bakalım,” diyor, “ne içersin? Çay söyliyim mi sana?”

         Çay teklifini olumlu karşılıyor ve yavaşça iskemlenin üzerine oturuyorsun, bu koca kitapçı dükkanında kitapçı ve senden başka kimse yok. Kitapçı elini uzatarak,  “Ben Kadir,” diyor, ”senin adın ne bakalım?”

           “Oktay,” diyerek adını söylüyorsun gelen çayına şeker atarken, “tanıştığımıza memnun oldum.”

         “Peki Oktay, gerçekten geçen gün aldığın kitabı okudun mu?” diye soruyor Kadir, ve uzun sakallarını hayretle sıvazlıyor.

         “Evet,” diyerek yanıtlıyorsun bu soruyu, “gerçekten şaşırtıcı mı bu kadar?”

         “Ah, evet!” diyor Kadir, çayından bir yudum alıyor, “Bundan emin olmak istiyorum, neyden bahsediyor Freud o kitapta bana anlatabilir misin?”

         “Öncelikle bilinçaltı mekanizmalarından,” diyerek küstahça gülümsüyorsun, “ruhsal yapıyı etkileyen tüm faktörleri üçe bölmüş. Id, ego ve süperego olarak! Ama kitaptaki en önemli konu Oedipus Kompleksi ve Elektra Kompleksi olarak adlandırdığı insan hayatına tümüyle etki eden karakter bozuklukları. Bunları sadece nevrotik hastalar için değil, tüm insanlar için varsayılan olarak alıyor! Cinselliği hayatın en önemli kısmına koymuş ve her şeyi bunun bir yansıması olarak ele almış! Bir de tesadüfi sandığımız bir çok şeyin bilinçaltı tarafından kurgulanan şeyler olduğunu ve bilinçaltının gerçek düşüncelerini ele vermemek için kullandığı sembolleştirmelerden bahsediyor, rüyaları da bu sembolleştirmelerin başına koyuyor!”

         “Naaptın oğlum sen?” diye hayretle bağırıyor Kadir, “Resmen kayışı kopartmışsın!”

Kadir, senin aldığın kitabı hakikaten okuduğuna fazlasıyla ikna olmuştu ama anlayamadığı şey kendisinin 30’lu yaşların sonunda okuduğu ve o zamanlar bile tam olarak anlayamadığı bu kitabı 14 – 15 yaşlarında gözüken bir çocuğun üç gün içerisinde nasıl derinlemesine özümsemiş olduğuydu.

         “Koparttım galiba!” diye neşeyle gülümseyerek karşılık veriyorsun Kadir’in bu şaşkın haykırışına, “Ama Kadir abi, neden bu kadar şaşırdın ki?!”

         “Boşver” diyerek biten çay bardağını tezgahın üzerine koyan Kadir, senin omzuna dostça dokunup, “Hadi kalk,” diyor, “sana Freud’un diğer kitaplarını göstereyim…”

         Sevinçle yerinden kalkarak, kitaplarla dolu rafların arasında Kadir’i takip ediyorsun ve kitapları görünce bir hazine bulmuş korsan kadar seviniyorsun.

Kadir, “İşte,” diyor, bir rafı gösterirken, “aradığın her şey burada…”

         Rafta Freud’un 4 – 5 kitabı, ve başka kitaplar var. Sen büyük bir heyecanla Freud’un kitaplarını eline alıyorsun, ve bakmaya başlıyorsun, elindeki kitaplardan biri “Günlük Yaşamın Psikopatolojisi” adını taşıyor ve bir önceki kitapta Freud’un bu kitaptan bahsettiğini hatırlayıp hemen kenara ayırıyorsun, para derdin olmasa elbette hiç düşünmeden tümünü alır ve hemen eve giderdin, aradığın sorunun cevabını Freud vermiş olmalı, buna tümüyle inanıyorsun. Elinde tuttuğun kitaplardan ikincisinin üzerinde, “Psikanaliz Üzerine” yazıyor, bunu da inceleyip kenara koyuyorsun, ardından cebindeki parayı hatırlayıp, yalnızca bir tane daha alabileceğini fark ediyorsun, sonra elindeki diğer üç kitaptan biri olan “Amatör Psikanalizi” adlı kitabı da alarak kasada oturan Kadir’e doğru yürümeye başlıyorsun. Keyifle gülümseyerek elindeki kitapları alan Kadir, arkalarını çeviriyor, fiyatlarına bakıyor ve toplam fiyatın yarısını istiyor senden.

         Bu sırada tezgahın arkasındaki raftan kalınca bir kitap daha çekerek, onu da sana uzatıyor ve “Bu Benim sana hediyem…” diyor bu kez sevecen bir şekilde gülümseyerek. Kitaba üstün körü bir baktığında “Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt” yazdığını görüyorsun. Ama Freud’un kitaplarını almış olmanın getirdiği sevinçle bunu o an için önemsemiyorsun bile.

         “Kadir abi, bir yanlışlık olmasın ben az önce baktım etiketlere biraz daha pahalıydı…” demeye çalışırken, “Sana biraz indirim yaptık canım,” diye gülümseyerek susturuyor seni Kadir, ve “arada sırada uğra konuşuruz…” diye ekliyor sen tam kapıdan çıkarken.

Kitapçı Kadir, o güne kadar hiçbir müşterisini o kadar iyi bir gülümsemeyle uğurlamamıştı o dükkandan! Ufak bir dahi olduğunu düşündü senin! Ve sen gittikten sonra bomboş kalan dükkanda şaşkınca düşündü. “Peki bu çocuk psikanalizle ne yapacak?” diye sordu kendisine hayretle, “Kız tavlamaya yaramaz ki psikanaliz!…”

                  

* * *

         Eve girer girmez elindeki kitaplarla yeniden yatağına uzanıyorsun, Günlük Yaşamın Psikopatolojisi adlı kitabı açarken, “Neden kız tavlamaya yaramasın ki psikanaliz?” diye düşünüyorsun, “Eminim, Freud bu sorunun cevabını bulmuştur, ya da bulmaya çok yaklaşmıştır, bana yardım edebilir!”

         Sonra da büyük bir hızla kitapları okumaya koyuluyorsun, bu kez daha kitabı okumaya başlar başlamaz altını çizmeye başlıyorsun. Kaybedecek bir saniyen bile olmadığını düşünüyorsun.

         Yaklaşık bir haftadır sadece bu üç kitapla uğraşıyorsun. Başka hiçbir şey düşünmüyorsun, ne Buse’yi, ne okulu ne de başka herhangi bir şeyi! Yalnızca Freud’un bahsettiği şeylere odaklanmış, sessizce Freud’u dinliyorsun. Okudukça düşüncelerinde haklı olduğunu görüyor, ancak Freud’un tam olarak senin istediğin şeyleri açıklamadığını da üzülerek farkediyorsun. Önemli değil, bu kadar ipucu da yeter sana, hiç yoktan iyi!

Evet, çirkinsin, zengin de değilsin, ama zekisin! Buse seni reddettiğine pişman olmalı! Bunu yapacaksın, hırsın göğüs kafesine sığmıyor, durmadan duvarları yumrukluyor içindeki heyecan! Freud, bir doping hapı gibi karıştı artık kanına, geri dönüş yok!

         Öncelikle, ruhsal yapı hakkında çok önemli şeyler söylüyor Freud. Bunlardan en önemlisi bilinçaltı ve baskılama mekanizmaları. Freud açık açık söylemese de lafı sonuçta evirip çevirip şuraya getiriyor: “İnsan bir hayvandır, tek başına bıraksan sadece cinselliğini ve karnını doyurmayı düşünür, saldırgandır, vahşidir! İnsanın bunları yapmasına engel olan şey ise toplumsal baskılamalardır. İnsanlar, toplumun baskısı ile evcilleştirilmekte, toplumun istediği gibi davranmakta ama diğer yandan kendi istedikleri şekilde davranamıyor oldukları için de mutsuz olmaktadırlar!”

         “Vay be,” diye düşünüyorsun bunları öğrenince, “yoksa Buse de beni sevmişti de toplumun baskısıyla mı beni reddetmek zorunda kalmıştı?”

         Bu soru bir bıçak gibi aniden saplanıveriyor kalbine! Tabi ya, Buse de sevmişti seni! Bunu nasıl daha önce düşünememiştin ki?! Biraz geç olsa da dank etti sonunda kafana! Oturup hızla geçmişi düşündün, Buse ona tam “Evet!” diyecekken, neden bir anda kararını değiştirsindi ki?! Sen çirkin olduğu için olsa, en baştan ümit vermezdi, ama tam “Evet!” diyeceği sırada neden vazgeçmişti Buse? Freud’a sorarsan, Buse’nin cinsel anlamda seni arzuladığını, fakat bunun toplum tarafından yasaklanması nedeniyle, toplumla karşı karşıya gelmemek için Oktay’ı reddetme yolunu seçtiğini söyleyecekti! Bu dehşet bir iddiaydı! 14 yaşında ve – muhtemelen –  daha âdet bile görmemiş küçük bir kız, bir erkeği neden cinsel olarak arzulasındı ki? Çünkü cinsellik bedensel gelişimle alakalı değildi Freud’a göre, yani herkesin sandığı gibi ergenlikle birlikte başlamamaktaydı. Freud bizzat kendisi, herkesin bu iddiaya karşı çıktığını yazıyordu kitaplarında ama yine de vazgeçmiyordu bu iddiadan! Yunan mitolojisinden örnekler veriyor, bunları detaylarıyla anlatıyor ve “Bunları ben icat etmedim, zaten vardılar!” diye bas bas bağırıyordu!

         Kafan iyice karışıyor, seni ilgilendiren tek şey Buse’nin seni neden reddettiği, Freud cevap veriyordu bu soruya ama o da çok karmaşık, bir dedektif gibi iz sürmek, detaylı bir şekilde araştırma yapmak gerekiyor. O gece, bunun basit bir konu olmadığına ve üzerinde uzun süre düşünülmesi gerektiğine karar vererek huzur içinde uyuyorsun. Ve ondan sonraki günlerini durmadan bu kitaplardaki bilgileri düşünerek, kendine sorular sorarak ve cevaplar arayarak geçirmeye başlıyorsun.

* * *

         İki ay boyunca gömüldüğün kitaplar artık, sana bir çok şey anlatmaya başladı, bu sırada yaz tatilinin gelmesi ile birlikte okullar da kapandı ve sen kendini tümüyle Freud’un içine gömülmüş buldun. Artık sabah erkenden kalkıyor, kahvaltı ediyor sonra odana kapanıp, sanki yazılı sınava girecekmiş gibi Freud çalışıyorsun. Tüm yaşıtların bir meşin yuvarlağın peşine düşmüş, çift kale maç yaparken, sen odanda bilinçaltını keşfetmeye çalışıyorsun! Okudukça hırsın artıyor, giderek daha da hınçlanarak cevaba yaklaşıyorsun. Aslına bakılırsa, daha o günlerde buldun gerçek cevabı; asıl sorunun temelini toplumsal baskı oluşturuyor. Tabi Buse’yi de eskisi kadar suçlamıyorsun artık, her şey Buse’nin bilinçaltında olup bitmişti çünkü. Artık Buse’ye değil, Buse’nin bilinçaltına kesiyorsun çektiğin bu büyük acıların kabarık faturasını!  

         Aylardır yüzünü bile görmemene rağmen, Buse’ye olan aşkın da gün geçtikçe büyüyor, nefretle aşk arasında sürekli gidip geliyorsun. Bir yandan Freud’un anlattığı gerçekten karmaşık şeylerle, bir yandan da Buse’nin hasretiyle uğraşarak kocaman bir yaz tatili geçiriyorsun.

        

         Bu yaz tatilinde, tüm hayatın boyunca öğrendiğin şeylerin en az on katı daha fazla şey öğreniyorsun. Öğrendiğin en önemli şey kızların zayıf yaratıklar oldukları! Freud’u okurken sık sık durup, tanıdığın kızları düşünüyor, yeni öğrendiğin bu bilgiler ışığında geçmişteki bilgilerini ölçüyorsun. Kızlar çok çabuk değişebilen yaratıklar ve ne zaman ne yapacaklarını kestirmek kesinlikle mümkün değil. Bunu çok önceden beri biliyorsun! Kızların bir günleri bir günlerini tutmuyor. 

* * *

         Kızlar hakkındaki düşüncelerin artık kafatasına sığmaz hale geldi, bu yüzden eline kalem kağıt almış, aklına gelenleri sık sık not alıyorsun. Tespit ettiğin en önemli şey kızların değişken yapıya sahip oldukları. Bunun dışında tanıdığın tüm kızları düşündüğün zaman hepsinin çok önemli bir ortak özelliği daha olduğunu görüyorsun. Evet, kızların hepsi gruplar halinde takılıyorlar. Tek başına dolaşan bir kız bulmak neredeyse mümkün değil. Kızlar etraflarında önce dörder – beşer kişilik gruplar oluşturuyorlar, o gruplar içinde de ikişerli üçerli ayrı gruplara bölünüyorlar. Peki kızlar bu arkadaşlarını nasıl seçiyorlar? Bu gruplar neye göre oluşuyor? Erkeklerde genellikle iki kişilik arkadaşlıklar ön plandayken, kızlar neden daha büyük gruplar oluşturuyorlar? Bu soruları hızla önündeki kağıtlara not alıyorsun ama cevaplarını vermek için daha çok erken.

         Bu soruların ardından kızlar hakkında bildiğin şeylerin gerçekten çok az olduğunu anlıyorsun, dışarıya çıkıp gerçek hayatta kızları gözlemlemeli ve not almalısın! “Sosyal bilimlerde, tüm Dünya laboratuardır!” diye bir söz hatırlıyorsun, belki de bu sözü kendin uydurdun, buna karar veremiyorsun ama önemli de değil çünkü çok daha önemli bir şeye karar veriyorsun: Kızları daha yakından tanımak zorundasın ve bunu kapalı bir odanın içerisinde yapmak pek kolay gözükmüyor.

         O sene ortaokulu bitirdin ve liseye kaydını yaptırdın. Lise yepyeni bir ortam senin için, girdiğin sınavda İstanbul’un gözde liselerinden birisini kazandın, yabancı dille eğitim yapan bu lise yalnızca seçilmiş öğrencilerden oluşuyor. Bu nedenle kızların eskisi kadar salak olmayabileceklerini düşünerek üzülüyorsun. Belki de teorilerin yanlış çıkacak! Öyle ya, kız da olsalar, onlar da okula sınavla gelmiş olacaklar! Bunu zaman gösterecek.

         O sırada, garip bir merakla düşünürken gözün birden elindeki kağıdın üzerinde kocaman harflerle yazılı duran “Salak kız nasıl tavlanır?” sorusuna takılıyor. Bu soru çok uzun! Sorarken kaybettiğin vaktin haddi hesabı yok! Bu vakti de düşünmeye ayırabilirsin tabii ki, bu nedenle daha kısa bir isim düşünmeye başlıyorsun. Hem sana bu soruyu tüm çıplaklığıyla hatırlatacak hem de çok daha kısa bir isim ne olabilir ki?! Bu soruyu oluşturan kelimelerin baş harflerini yan yana yazıyorsun ve yüksek sesle okuyorsun:

         “SKNT”

         Resmen yasadışı bir örgüt adı gibi duran bu kısaltma, kulağa oldukça hoş geliyor, ama ne şekilde okunacak bu?! “SaKaNeTe” diye mi, “SeKeNeTe” diye mi? Yoksa İngilizce olarak “eSKeyeNTi” diye mi? İlki  olan “SaKaNeTe” okunuşu diğer tüm şeçeneklerden daha güzel geliyor kulağına! Hem böylece sorunun sakatlığı da ortadan kalkıyor ve yüksek sesle bunu söylesen bile kimse senin neyden bahsettiğini anlamayacak. Buna isim koymuş olmak seni oldukça rahatlattı, tabi daha o günlerde koyduğun bu ismin nerelere geleceğini, kızları nasıl canından bezdireceğini ve bir zafer anıtı olup tüm erkeklerin gözünde nasıl yükseleceğini bilmiyorsun! O günler için bu kısaltmayı yalnızca sen biliyorsun!

Paylaş:
  • Print
  • Digg
  • Sphinn
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Mixx
  • Google Bookmarks
  • Blogplay

Aksam Ebeleri

Yorumlar